Halen sürmekte olan hadisenin analizini iyi yapabilmek ve uzun bir yazı olacağından sizi sıkmamak için başlangıç, gelişme ve sonuç görüntülerine yazı boyunca yer vereceğim.

Bu şekilde başlayan bir eylem; 

Gezi parkı ilk gün
Gezi parkı ilk gün

 

Nasıl oldu da şu kitlesel boyuta ulaştı?

Gezi Parkı Kitlesel
Gezi Parkı Kitlesel

Bölüm 1) İKTİDAR SİZİ NERENİZDEN YARALARSA, ORASI KİMLİĞİNİZ OLUR (Milan KUNDERA)

Gezi Parkı olayına değinmeden evvel mevcut 11 senelik iktidarın protesto, eleştiri ve kendilerine yönelen protestolarına karşı takındığı tavra bakmakta fayda var.

Özellikle AK Parti iktidarının 3. döneminde, Başbakanın başta sevilen “Kasımpaşalı” üslubu sempatiklikten sansür boyutuna geçti. Herhangi bir üniversitede Başbakanın, bir bakanın ya da hükümetten birinin konuşması olduğunda, öğrenci grupları, konuşma alanının 500 metre yakınına dahi sokulmuyor. Sebep? Sebep güvenlik. Aslında sebep güvenlik tedbiri altında ifade özgürlüğünün kısıtlanması. Başbakanın konuşmasında salonda başbakanın hoşlanmayacağı türde konuşan öğrenciler dahi apar-topar kolluk tarafından dışarı çıkartılıyor. Eleştiriye tahammül hiçbir şekilde yok. Bu sistemli olarak yapılmaya devam etti. Sonuçta eleştirinin teşebbüsünü bile kabullenemeyen “kendi doğrularını” düstur edinmiş bir yaklaşım ortaya çıktı.

İnsanların sıkıntılarını şiddete başvurmadan ifade etmeleri nefes gibidir, nefes verilmeden canlı ölür. Özellikle son 2 yıldır, alınan nefesi veremez bir kitle oluştu. Talepleri dinlenmeyen, önemsenmeyen ama bekleyen bir kitle. Basite indirgemek için ve duyguyu daha iyi hissedebilmeniz için şunu tahayyül edin. Ben patronum, siz talebi olan bir işçi. Odamın önüne geldiniz, kapıyı çaldınız meramınızı anlatmak istediğinizi belirttiniz ve ben hiçbir şekilde sizi içeri almıyorum ve bu günler-aylar sürüyor.

Gezi Parkı’nın üzerinde halen daha ittifak edilememiş bir dönüşüm projesi mevcut. Kadir TOPBAŞ farklı, hükümet yetkilileri farklı, Başbakan farklı konuşuyor. Avm mi olacak, kışla mı, kaldırım genişletmesi mi? Bu bilgi kirliliğinin sebebi Kadir TOPBAŞ’ın da özeleştirisinde belirttiği üzere kamuoyunu aydınlatma görevinin gereğince ifa edilememesi ve Başbakanımız’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanı olmasından mütevellit, alışkanlığını sürdürdüğü İstanbul üzerine mevcut belediye başkanından daha fazla konuşması.

Mevut bilgi kirliği üzerine, endişeleri olan çevreci ve barışçıl sayıları 30-50 arasında değişen bir grup, olası ağaç kesimini engellemek adına Gezi Parkı’nda çadır kurdu ve sabahlamaya çalıştı. Polisin çadırları toplayıp yakması izahı mümkün olmayan bir hadise. Suça karıştığı düşündüğün bir eşyaysa Suç Eşyası Yönetmeliği gereği hukuka uygun işlemi uygularsın, bunun harici idari eylem açıkça hukuka aykırıdır. Bu olay üzerine başta 50 kişi olan kitle çoğaldı ve polisin müdahelesi artan oranla orantısız güçle arttı ve dünya haber ajanslarını da geçilen şu fotoğraf ortaya çıktı;

Gezi Parkı Direniş Sembolü Fotoğraf
Gezi Parkı Direniş Sembolü Fotoğraf

Bu gibi olaylarda semboller çok önem arzeder. Irak işgalinde Saddam’ın devrilmesinde Iraklılar’ın Saddam’ın heykelini iplerle alaşağı ettiği fotoğrafı hatırlayın ya da ikinci dünya savaşında Sovyetler’in fotoğrafını;

Saddam heykelinin devrilmesi
Saddam heykelinin devrilmesi

 

Sovyetler Bayrağı'nın Berlin'e Dikilmesi
Sovyetler Bayrağı’nın Berlin’e Dikilmesi

Ya da Bülent Ecevit’in iktidarında Başbakanlık önünde yazar kasa fırlatan esnaf;

yazarkasaNe demek istediğimi analatabildim sanırım. Sembol olmuş fotoğrafların kitleler üzerinde etkisi büyüyerek devam eder ve günümüz alternatif haber kaynağı (Türk medyası sağolsun, bu olaylarda hiçbir görevi yerine getirmedikleri için alternatif dememek gerek sosyal medyaya) sosyal medyada bu görseller hızla yayılır ve etkinlik artar.

Bu sembol fotoğraf şunu anlatıyordu; sivilim, pasifim ve direniyorum. İşte fotoğrafın anlattığı bu kavramlar şiddeti sindiremeyen diğerlerini protestoya dahil etti.

Kitlenin artışıyla polisin şiddetinin artışı doğru orantılı olarak devam etti. Yalnız hesaba katılmayan birşey oldu. O da bu kitlesel hareketin Türkiye tarihinde ilk kez lidersiz, başsız olması. İçselleştirilmiş bir tepki. Edilgen olmayan, gönüllü bir tepki. Öfkeli ancak sivil-pasif bir tepki. Şuraya John Lennon’ın aforizmasının gelmesinde fayda var;

Olay şiddet kullanımına dönüştüğü zaman, sistemin oyununa geliyorsunuz demektir. yerleşik düzen sizi kavgaya sokmak için kızdırmaya çalışacak, sakalınızı çekecek,yüzünüze fiske atacaktır. Çünkü, siz bir kere şiddete başvurduktan sonra sizle nasıl baş edeceklerini bilirler. Nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey, şiddet dışı eylemler ve mizahtır.

Evet şiddet dışı eylem ve mizah, bu ikisi de Gezi Parkı direnişinde mevcuttu;

Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah

 

Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Dayanışma
Gezi Parkı Dayanışma
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Pasif Direniş
Gezi Parkı Pasif Direniş
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah
Gezi Parkı Mizah

Bölüm başlığını “İKTİDAR SİZİ NERENİZDEN YARALARSA, ORASI KİMLİĞİNİZ OLUR” diye atmıştım, şimdi bunu açmaya başlayalım. Sosyal bir canlı olan insan bu sosyalleşmesinde kimliklerini bir kenara bırakamaz ve bu kimliklerin yönlendirmesiyle sosyal ortamını inşa eder,  dünya tarihi de bize bunu göstermiştir. Kimlik; nereli olduğun ve duruma göre nereli olmadığın, neye inandığın ve neye inanmadığın, neyi desteklediğin ve neyi desteklemediğin gibi bir çok etken tarafından şekillendirilir. Kimliği etnisite olarak izah etmek çok eksik kalır.

Ülkemizden örnekle, cumhuriyet rejimi özellikle bir kimliği, etnik bir kimliği görmezden gelerek pasif bir biçimde, bu kimliğe uygulamalarıyla da aktif bir şekilde “yaralama” gerçekleştirmiştir.

Kendini Türk olarak tanımlayan ve çevrem tarafından da TÜRK olarak tanımlanan biri olarak hayatımın hiçbir döneminde etnik kimlik tanımlamamdan dolayı “yaralanmadım” ve “dürtülmedim”

Türk olduğum için anadilimi kullanmam engellenmedi ya da kimliğimden dolayı hor görülmedim, dışlanmadım. Dolayısıyla bu yaşıma kadar Kürt vatandaşlarımızın geliştirdiği kadar güçlü bir etnik kimlik geliştiremedim. Polis, asker, devlet benim gözümde hiçbir zaman düşman sıfatını kazanmadı. Herhangi bir ortama girerken, herhangi bir işe başvururken ya da herhangi biriyle konuşurken sırf kırık-bozuk dilimden dolayı hor görülmeyi dışlanmayı yaşamadım. Kendimi bir Kürt’ün yerine koyduğumda “yaralanmanın” “dürtülmenin” ve buna tepki olarak bir kimlik güçlendirmenin, kazanmanın ne demek olduğunu iyi anlayabiliyorum.

Aynı şekilde görmezden gelinen eşcinsellerin kimliğine bakın. Adı Ayşe ya da adı Mehmet. Ama eşcinselliğinden ötürü yaralandığından kimliğini eşcinsel üzerinden tanımlıyor. Ezilen kişi inancından ötürü ezildiyse, kimliğini hemen “müslüman” olarak tanımlıyor. “Müslüman” olduğum için ezildim ya da “Ateist” olduğum için ezildim. Örnekleri uzatmak mümkün, sanırım Milan Kundera’nın bu vecizesini ve yerinde tespitini açabildim. Neremizden yaralanıyorsak orası kimliğimiz oluyor.

Siyasi görüşlerimiz uyuşmasa da Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik bir röportajda şu tespiti yapmıştı ve doğruydu;

Bizim devletimiz enteresan, ülkücüye de vurmuş, komüniste de, inançlıya da, solcuya da sağcıya da. Hepsini alt alta toplayınca Türkiye ediyor zaten.

Yine devletin bu bastırıcı, eleştiren ve düşünen vatandaş  istemeyen gelenekçi tarzından  muzdarip olup hapis yatmış Mustafa İslamoğlu’nun 1995 yılında katıldığı Siyaset Meydanı progamında dile getirdiği tespitlerine yer vermek istiyorum;

Bu ülkede sistem düşünen insanı hasım ilan etmiş durumdadır. Hangi ideolojiye mensup olursa olsun. Bakınız 70 yıldır yapılan budur. Sistem bir elbise dikmiş, bizden o elbiseyi giymemizi istiyor, kimimize dar geliyor, kimimize bol geliyor. ama tek tip düşünceyi bize dayatmış, böyle düşüneceksin, bunun dışında düşündüğün zaman hesabını sorarım diyor. Kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş. sistem de birini yemeyi gözüne koyduğu zaman onu bir şeye benzetiyor. mesela önce şeriatçı ilan ediyor öyle yiyor, kürtçü ilan ediyor öyle yiyor, komünist ilan ediyor öyle yiyor, faşist ilan ediyor öyle yiyor. Yani sistem yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetiyor. bu yüzden adımızı değiştiriyor, bize sıfatlar veriyor. Bu yüzden statükoyu savunanlar statükodan beslenenlerdir. Kavga, zorla halka rağmen kurulan sistemle halk arasındadır. Bu yüzden düşünceye yasak koyuyor. Halka dayanan bir sistem niçin düşünceden korksun? Çünkü düşünceden korkuyorsa eğer, bu demektir ki halkta tabanı yok. Siz faşist, komünist, şeriatçı, Kürtçü diye yasaklayacaksınız, biz salyangoz muyuz, kabuğumuza mı çekileceğiz? Bu ülkede aydın kabuğuna çekilirse kim konuşacak? Bu ülkede konuşma hakkını sadece sistemden beslenenler elde tutmamalılar. Biz konuştuk ve bedelini ödedik. Belki bu konuşmamızda bir bedel gerektirecektir.

Oldukça çarpıcı bir tespit, seversiniz ya da sevmezsiniz tespiti kimin yaptığının bir önemi yok.

Peki ilgili sorumuz şu; “Gezi Parkı protestosuna katılanların kimlikleri ne?”

Cevap vermesi oldukça güç bir soru aslında, bir yerden başlamak gerek. Yöntemimiz öncelikle “yaralayanı” tespit etmek. İktidar bu kitleyi nereden yaraladı?

Hükümetlerin iktidar süreleri uzadıkça otoriter tavrının arttığı ve söylemlerinin sertleştiği tartışmaya lüzum olmayan bir gerçektir. Ak Parti iktidarının ilk iki dönemiyle içinde bulunduğumuz dönemi arasında bariz bir üslup farkı mevcut. Toplumu transformasyona yönelik jakoben bir tutum ve eylemler. Nelerdi bunlar?

a) İçki üzerine politikalar; Milli içki tespiti. Enteresan bir mevzu. Bir gıdaya “milli” sıfatı atamak oldukça enteresan. Bir gıda neden milli olsun? İslam inancına sahip olduğunu iddia eden bir Başbakan tüm insanlığa nimet olarak sunulmuş yiyecek-içeceklere neden “milli” bir sıfat koyma ihtiyacı içine girdi? Halkı alkolden koparmak için sanırım, eğer öyleyse nafile bir davranış. İkinci husus içki sınırlaması. Saat 22:00’dan sonra içki satın alamama. Bu yasayı halk nazarında meşru hale getirebilmek için de özellikle Kuzey Avrupa ülkerini örnek gösteriyor. Aynı Avrupa ülkelerinde ülkede bir bombalı patlama olup 52 vatandaş öldüğünde bakan ya da devlet başkanı istifa ediyor. Bunu da örnek alsanız ya! Çelişki içermeyen bir tutumu benimsemek gerek. Bu iki durum alkol içen vatandaşların “dürtülmesi” demekti ve dürtüldüler de ve kimlik gelişti, alkol kullananlar kimliği.

b) Kafası kıyak nesil; Başbakan “kafası kıyak bir nesil istemiyoruz” diyerek içki saati sınırlamasını bu şekilde lanse etti. Muhafazakar bir nesil istediğini de çoğu sefer net olarak ifade etti. Sorumuz şu; “hükümetlerin nesil yetiştirmek gibi bir ödevi var mıdır?” Bu cevabı Prof. Dr. Atilla Yayla hocamın “Alkol ve Özgürlük” isimli köşe yazısından alıntı yaparak vermek istiyorum, gayet iyi ifade etmiş.

 Hükümet, paternalist bir tavırla, sanki ülkede yaşayan bütün insanlardan ve gelecek nesillerdeki her bireyden bizzat bir ana-baba gibi sorumluymuşçasına, alkol alanında doğru bildiğini empoze etmeye yöneliyor. Bunu yaparken de değiştirmeye çalıştığı anayasanın paternalist maddelerine sıkı sıkı sarılıyor. O zaman sormazlar mı, “madem öyle niçin anayasanın diğer maddelerine de aynı şevkle sahip çıkmıyorsunuz?”. Niyetin iyi olması sonucun iyi olmasını garanti etmez. Ayrıca, çocuklar ve gençler devletin malı değildir. Bir sahiplik ilişkisi varsa, elbette sınırlı anlamda, onların asıl sahibi ailelerdir ve hiç kimse çocukların iyiliğini ailelerinden daha fazla isteyemez. Siz kendi tanımladığınız gibi bir nesli kamu marifetiyle yetiştirmeye hak sahibi iseniz, başkaları da kendi tanımladıkları nesli aynı şekilde yetiştirmeyi isteme ve gerçekleştirme hakkına sahip olurlar. Bu durumda devlet eliyle Atatürkçü nesiller yetiştirmek isteyen Kemalistlerden ne farkınız kalır? Ayrıca, içkiyle ilgili her regülasyon sadece seküler sebeplere dayandırılmalıdır, aksi, bir dinî görüşün başka dinî veya lâdinî görüşlere empoze edilmesi anlamına gelir. Unutmayalım ki bir açık toplumda birbirinden farklı iyi anlayışları vardır ve bunların hiçbiri kamu otoriteleri tarafından diğerlerine tercih edilemez.

Kalemine sağlık Atilla Hocam…

c) Kürtaj ve Üç Çocuk Mevzusu: Recep Tayyip Erdoğan’ın kürtaj yasağıyla ilgili tutumu ve üç çocuk mevzusu da halkı oldukça gerdi. Türk Psikiyatri Derneği 4 gün önce yaptığı basın açıklamasında şu cümleleri kullanmış;

Kadınların tecavüz sonunda oluşan fetüsleri doğurmak zorunda bırakılmasından, kaç çocuk doğuracakları gibi bedenleri konusunda en temel kararlarının yasalarla düzenlenmesine itiraz ettik. ….Bugüne kadar bu ülkenin psikiyatristleri olarak biz yukarıda saydığımız açılan tüm ruhsal yaraları tedavi etmeye, yaralananlara şifa bulmaya çalıştık. Ama artık hükümeti uyarıyoruz. Tıpkı en yakınında, en sevdiği annesinden babasından gelen fiziksel şiddetin çocuğun ruh sağlığına açtığı onulmaz yaralar gibi, kendi hükümetinin kendi yöneticilerinin kendi halkına açtığı bu savaşın yara izleri kapanmayacaktır. Bugün ülkenin tüm kentlerinden yükselen insanları kör eden, kalp krizi geçirten, öldüren biber gazlarının, insanların kemiklerini unufak eden tazyikli suların yaraladığı şey sadece beden değildir. Ve ruhsal yaraların izleri beden iyileştikten sonra bazen ölene kadar bizleri etkiler. Biz psikiyatristler bu yaraları kapatamayacağız.

Basın açıklamasının tamamına şuradan ulaşabilirsiniz. Psikiyatrların, yani bu işin ilmini bilenlerin tavsiyelerine kulak asmak fena olmaz değil mi? Bir başbakanın hem tıpçı, hem mimar, hem şehir planlamacısı, hem asker, hem hukukçu olmasını beklemiyoruz. Kararlar alınırken uzmanlardan görüş almak faydalı olabilir, ne dersin Hükümet? Mantıklı sanki değil mi?

En az üç çocuk hadisesini ise anlamak mümkün değil şöyle ki; siyasi iradenin toplum üzerindeki karar ya da tavsiyelerinde gerçekçi olması gerekir. Bir hukuk normu ihdas ederken “sosyal gerçeklik” ve “etik değer” boyutları göz ardı edilmemelidir. “Norm”, “sosyal gerçeklik ya da sosyal olgu” ve “etik değer” kavramlarından oluşan hukuk yapısına hukukun üç boyutluluğu diyoruz. (Tarık ÖZBİLGEN hocama selam) En az üç çocuk dayatması her ne kadar yazılı bir norm halini alamayacak olsa da, (özellikle son 2 yılda hukukumuzda “Başbakanın Talimatı” adında adeta bir norm oluşmuştur) sosyal gerçeklik anlamında eksiktir. Sosyal gerçeklik bağlamında eksiktir çünkü “en az üç çocuk” istediğin kesimin en az üç çocuk yetiştirebilmesi için gerekli sosyo-ekonomik koşulları devlet olarak sağlayamamışsın. Köpek yavrusu değil, insan yavrusu söz konusu. 18 yaşına kadar hatta günümüz hayatında üniversiteyi bitirene kadar aileye bağımlı insan yavruları. Neyle yetişecekler? Hangi ekonomik güçle? Siyaseten doğru “en az üç çocuk” istemi sosyal gerçeklik ayağı tamamlanmadıkça George Carlin’in hissiyatıyla şöyle yorumlanmaya müsaittir;

Siyaseten doğru fikirlerin bok çukurunda dibi boylamasına bayılıyorum.

d) Diğer boyutlar, Ekonomik, Statüsel ve Rövanş: Ülkemizde her iktidarın kendi yandaşlarına yaptırdığı kazanımlar aşikardır. Hatta bu duruma alışmamızdan ötürü şöyle bir savunmamız bile gelişmiştir; “Bunlar da yiyor ama hizmet de veriyor.” O kadar içselleştirmişiz ki bu durumu, kurtulmak için çabamız dahi yok. 11 senelik bir tek parti iktidarından bahsediyoruz. Her ideoloji iktidara geldiğinde devlet kurumlarına elinden geldiğince sirayet etmek ister ve iktidarın da doğasında bu vardır. Koalisyon hükümetleri zamanını hatırlayın, koalisyon partileri bakanlıkları kendi aralarında paylaşırlar ve bakanlığı kendisine verilmiş parti o bakanlığı kendi partilileriyle doldururdu. Bu liyakat dışı sistemin kendi içerisinde bir freni vardı, o da hiç bir iktidarın uzun süre hükmedememesinden ötürü, bir sonraki iktidarın aynı kadroları kendi adamlarıyla doldurmasından dolayı sistemsizlik içerisinde bir sistem. Yani onun adamı giriyor ama olsun bir sonraki seçime de nasıl olsa benim adamım o kadrolara girecek. Oysa son 11 senedir bu sistem hep tek yönlü olarak akmakta. Haliyle bu durum da kamu otoritesinin maddi ve statüsel dağıtımından yararlanamayacak olan parti dışı kişi ve kurumları rahatsız ediyor.

Rövanştan kastım ise şu; Hüseyin Çelik’in tespitine yukarıda yer vermiştim, özellikle yakın zamanda 28 Şubat süreci sebebiyle, kat sayı, başörtüsü zulmü gibi olaylardan etkilenen, partileri kapatılmış bu kitle iktidara geldi. Muzdarip olduğu yasaklamalar hakkında düzenlemeler yaptı peki ya diğerleri için bu düzenlemeleri yaptı mı? Amacım Ak Parti’yi düşman kefesine oturtmak değil çünkü çok iyi biliyorum ki 11 senedir iktidarda olan MHP de olsaydı CHP de olsaydı  kanuni düzenlemeleri kendi lehlerine yapacaklardı. Burada asıl sıkıntı iktidar süresinin bu kadar uzun olmasından mütevellit. Çünkü daha önce Türkiye’nin tecrübe etmediği bir gerçeklik.

Bölüm 2) Müziğin Sesini Duymayanlar, Dans Edenleri Deli Sanıyor (Friedrich Nietzsche)

Olaylarla ilgili basın açıklamalarında ve demeçlerde Başbakan ve diğer parti mensuplarının küçümseyici tavırları, hele de Başbakanın “çapulcu” yaftalaması, olayları başlatanlara bir lider bulma yarışı, olayları tertip edenin dış güçler olduğu ya da CHP olduğu iddiaları hareketi daha da güçlendirdi. Gandhi’nin şu sözüne yer vermekte fayda var;

Önce seni görmezden gelirler, sonra sana gülerler, sonra seninle savaşırlar, sonra kazanırsın.

a) Başbakan’ın Uzlaşmadan Uzak Tavrı; Başbakan özür dilemek bir kenara dursun, Gezi Parkı ile ilgili söylemlerinde oldukça sert ve küçümseyici tavrını devam ettirdi. Eylemlere katılan insanları edilgen olarak tanımladı. Yani bu insanların gerçekten samimiyetle ve içten gelen bir erkle orada olabileceklerine ihtimal dahi vermedi. Olayı dış güçlere, Chp’ye ajan provakatörlere bağladı. Yani dış güçler 50-60 yaşındaki teyzelere amcalara tava-tencere çaldırdı, dış güçler normalde biraraya gelmesi imkansız olan insanları bir araya getirdi. Durumu kabullenmemek için oldukça kötü bir savunma aslında. Türkiye’de şimdiye kadar şöyle bir kareyi göreceğine ihtimal verir miydin?

Gezi Parkı Ülkücü-Devrimci
Gezi Parkı Ülkücü-Devrimci

İşte bu ve buna benzer kareleri anlamlandırmak ve tahlil etmek yerine reddetmeyi tercih etti Başbakan. Kuvvetle muhtemel tabanının sert uslup seven tarafına seslendi.

Savaşları bilirsiniz, eski savaş filmlerini izlediyseniz ya da tarih kitaplarına ilginiz varsa savaş meydanındaki bir kuralı iyi bilirsiniz; galip gelmek için komutanı öldür ya da esir al. Bu hareketin bir lideri, komutanı, başı olmadığı için hükümet ciddi anlamda bocaladı ve çareyi yine ve yine orantısız şiddette buldu. Başbakan’ın uzlaşıdan uzak bu tavrı cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “İyi niyetli mesajlar alınmıştır, orantısız güç kullanılmıştır” açıklamasına rağmen devam etti. Zannımca hareketin kendiliğinden sonra ereceğini ve birkaç gün içinde sona erecek bu hareket için geri adım atmayı gururuna yediremedi Başbakan. Düşüncesi “taviz tavizi doğurur” üzerine kurulu olmalı. Oysa ki bu bir taviz olmayacaktı, bu kendisinin iddia ettiği ve meşhur balkon konuşmasında belirttiği gibi 76 Milyonun başbakanı olmanın gerekliliği olacaktı. Başbakanın bu uzlaşıdan uzak tavrı “evlerindeki %50’yi zor zaptediyorum” ifadesiyle de devam etti. İşte anlayamadığı harekete verdiği cevap buldu.

Gerçekten anlamakta zorlanıyorum, ciddi ciddi evlerinde “ulen Başbakan hadi dese de meydana inip adam dövsek” diyen bir Ak Partili seçmen kitlesi mi mevcut? Gerçek mi bu? Başbakan kendi seçmenini ve tabanını bu kadar edilgen mi tanımlıyor? Yani tek sözle sokağa çıkacak ya da sokağa çıkmayacak bir kitle. Bence bu, başbakanın kendi kitlesine yaptığı bir kötülüktür. Onları edilgen ve liderinin her sözüne uyan, rasyonaliteden uzak bireyler olarak tanımlamak.

Ve Başbakan’ın son hamlesi; bu hareketin gerçekten dış güçlerle ya da başka bir itici güçle alakası olmadığını anlayan, hareketin bir lideri olmadığını, hareketin her bireyinin bir lider olduğunu kavrayan Başbakan, özür işini akıllı bir manevrayla Bülent Arınç’a bıraktı. Akıllı bir manevra çünkü ileride durum lehine döndüğünde “ben özür dilemedim Bülent Arınç dedi” (bkz: ben yazmadım kuzenim yazmış) diyebilir ya da işler lehine gitmediğinde “özür diledik ya, daha napıcaz” diyebilir. Hem bu sayede çıkıp kendisi özür dilemediği için seçmeni gözünde oluşmuş “Kasımpaşalı” imajı, geri vitesi olmayan adam imajı zarar görmedi.

b) Evrimini Tamamlayamamış, Dolayısıyla Omurga Fakiri Medya; Türk medyası, 28 Şubat’ta andıç ve tetikçilik yoluyla ifa ettiği iktidara hizmet görevinin Gezi Parkı olaylarında da susarak ifade etti. Arjantin’de bir inek üçüz doğursa canlı bağlantıyla ana haber bültenine yetiştiren medya, Dünyanın en önemli şehirlerinden birinin kalbi denecek noktada toplanmış yüzbinlerce kişi ile ilgili 4 gün boyunca haber yapmıyor. Gerçekten müthiş. İşte gazetecilik, habercilik bu. Bunu izah etmek mümkün değil, bu utanç sizlerin üzerine yapıştı ve kolay kolay da çıkmayacak. Ne oldu da sözleştiniz, ne oldu da kendi içerisinde hiçbir şekilde ittifak edemeyen medya organları bu konuda ağız birliği yaptı? Çok enteresan. Hele bir de Başbakan’ın “Twitter bir baş belası” açıklaması ve eyleme tepki gösterenlerin “sosyal medya dezenformasyon yuvası” eleştirilerini anlayabilmek mümkün değil. Acaba işini yapması gereken medya 4 gün boyunca sus-pus oturduğu için insanlar facebook ve twitter üzerinden haberleşmiş olamaz mı? Mantıklı gibi sanki ha?

c) Eylemi Çirkin Kılanlar; İktidarın ve iktidar yandaşlarının bu meşru eylemleri değersiz kılmak için sıklıkla başvurdukları yok, eylemin kalabalığından faydalanan marjinal grupların şiddete yönelik eylemlerini ön plana çıkarmak. Yani şiddetten uzak duran pasif ve sivil kitleyi diğer marjinal grupların eylemlerini genellemek suretiyle değersizleştirmek ve yaftalamak. Bu da büyük bir çelişki barındırıyor, şöyle ki; bir Müslüman olarak Batı’nın İslamofobisinden her demeçte her söylemde şikayet eden Başbakan, kendini müslüman addedenlerin yaptıkları davranışlar tüm İslam camiasına mal edilemez diyor ve haklı da. Kafamızda hep şu şekilde yerleşmiş ya da yerleştirilmiş bir müslüman figürü vardır. Sakallı-sarıklı, kendini patlatmadan ya da birinin kafasını kesmeden hemen önce “Allahuekber” diyen bir insan. Batı’ya seslenirken marjinal grupların eylemlerinin bütün müslümanları bağlamayacağını savunan başbakan neden Gezi Parkı olaylarındaki marjinal grupların faaliyetlerini tüm kitleye mal etmek istiyor? Çelilkili bir durum daha. Şahsıma adına Gezi Parkı eylemini kendi çıkarları için kullanmak isteyen marjinal grupların her türlü şiddet eylemini lanetliyorum. Polis tepkisiz dururken karşıdan ana-avrat polise küfredenleri de lanetliyorum. Esnafın camını-çerçevesini indirenleri lanetliyorum.

Eylemi çirkin kılan ikinci grupta ise bu toplumsal hareketi Tahrir’e benzetmeye çalışanlar, ordu göreve rüyalarını görenler var. Bu kitlenin çelişkisi ise şu; hem demokrasinin sunduğu haktan yararlanarak protesto ve eylemde bulunmak, hem de aynı demokrasinin yöntemiyle iktidara gelmiş hükümeti hukuka aykırı olarak iktidardan indirmeye çalışmak. Kusura bakmayın, sizin de omurgalı olmanız gerekiyor.

Bölüm 3 ve Son) “Devlet Adamları Gelecek Nesilleri, Siyaset Adamları Gelecek Seçimleri Düşünür” (Winston Churchill)

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de ifade ettiği gibi demokrasiyi yalnızca seçim demokrasisine indirgemek doğru değildir. Başbakan söylemlerinde sürekli “sandıkta görüşürüz” minvalinde sözleriyle seçim demokrasisine saplanmış vaziyette görünüyor. Oysa müzakereci demokrasi bu anlayışın yerini almalı. Bunu da yapamıyorsan eğer usule önem ver. Açıklamaya çalışayım. Şu an ki vaziyette Ak Parti meclis çoğunluğuyla hemen hemen her yasayı Meclis’ten geçirebiliyor değil mi? Evet. Diyelim ben bir evlat sahibiyim 8 yaşındaki çocuğum neredeyse ben ne istersem yapacak, benim sözüm geçiyor. Madem benim her istediğim olacak çocuğuma “git şurdan su getir” demek yerine “su getirir misin evladım” demeyi tercih ederim. Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir. Yazın bunu belleklere. İktidar da bunun farkına vermeli, yahu zaten ne istersen oluyor, bari üslubuna dikkat et.

İstanbul’da vapurların şeklini-rengini bile halka sorarken, Taksim’in göbeğindeki projeyi halka soramaz mıydın? Ak Parti’nin bütçesinin büyük bir kısmını anketlere ayırdığını iyi biliyoruz. Gerçekten halkın nabzını iyi tutuyorlar. Ne kadar araştırma şirketi varsa; (Konar-Anar-Emer-Gömer-Koyar) neredeyse hepsiyle çalışıyor. Tamam bu güzel, iyi. Kürtajla ilgili söylemde mi bulundu Başbakan, hemen ardından nabzını ölçtürüyor. Evet güzel. Lakin olumsuz durumda nasıl davrandığı önemli demek ki. Anket şirketi olumsuz sonuç bildirdiğinde hükümetin tavrı nasıl oluyor, bu önemli. “Olsun, biz dedik olacak”  mı yoksa “müzakere” mi?

Başbakan bu ülkede demokrasinin tam anlamıyla tecelli edebilmesi ve sindirilebilmesi için Gezi Parkı hareketini iy kavrayabilmeli ve bir devlet adamına uygun şekilde hareket ederek, bu çatışmanın önüne geçmelidir. Eminim şu farazi konuşma sesini duyurmak isteyenlere hitap edebilir;

“Değerli vatandaşlarım, hükümetimizin aldığı bazı kararlardan ötürü kendilerini dışlanmış ve ötekileştirilmiş olarak hissedip haklı tepkilerini meydanlarda gösteren vatandaşlarımızın eylemlerini meşru bulmaktayız. Hükümetimiz ve şahsım, almamız gereken mesajları almış bulunmaktayız. Müzakere söylemi içerisinde bu durum değerlendirilecektir. Bir iktidarın vatandaşlarının sesine kulak tıkaması düşünülemez. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

Bu kadar, yalnızca bu kadar. Başbakan emin olsun ki çoğu şeyi düzeltir bu samimi bir biçimde ifade edildiğinde.

Sevgiyle kalın, bu ilk yazıydı. Her gün, dünün şerhini yazmaya devam edeceğim, omurgalı olarak.

Zorunlu Dün Dersi

Bunu da izlemeniz gerek; Politikacılardan neden şikayet etmem?

Not: Zorunlu Dün Dersi sitesinden izin alınarak yayınlanmıştır.

 

CEVAPLA

İnsan mısın? *