| |
Haz 20
 Emmanuel Joseph Sieyes
Dün Fransız Devrimine Işık Tutan Fikirler yazımla, devrimin oluşmasında ön ayak olan fikirleri özetlemiştim. Bugünkü yazı tamamiyle Sieyes‘in Düşünceleri ve düşüncelerinin Devrim’e etkisi üzerinde olacak.
Sieyes’in davası neydi?
Sieyes’in davası üçüncü sınıfın, yani gerçek ulusun her alanda hakim kılınılmaya çalışılmasıydı. Her alandan kasıt ; ayrıcalıkların olmaması, devrim öncesinde olduğu gibi hukuki olarak düzenlemiş ayrıcalıkları kaldırmak, yasa önünde tüm bireylerin eşitliğini sağlamak, siyasal iktidarın bireylerin doğuştan sahip olduğu doğal haklarla sınırlı olması ve ulusun egemen kılınmasıdır. Kısacası, akla-mantığa sığmayan eski rejim yıkılmalı ve artık Fransa’nın sosyal ve ekonomik gerçeklerine uygun bir rejim kurulmalıdır.
Siyasal Toplumun Kuruluş Amacı Nedir?
Sieyes’e göre siyasal toplum yani devlet, insanların kendi rızalarıyla anlaşarak kurdukları bir yapıdır. Bu yapıda amaçlanan ise, herşeyden üstün olan özgürlük ve mülkiyet haklarına tecavüzü önlemektir. İnsanlar amaçlanan barış ortamında maddi-manevi yeteneklerini geliştirebilecekler, bu gelişim sonucu ürettikleri üzerinde mülkiyet hakkına sahip olacaklar ve mutluluğa ulaşacaklardır.
Özgürlük ve mülkiyet kavramları, insanın varoluşuyla kazanılmış tabii haklardır. Bu haklar bir iradenin, siyasal iradenin verdiği haklar değildir. Yani Devrim Öncesinde halkın belleklerine kazındığı gibi, kralın bir lütfu değillerdir. Bu hakların kaynağı devlet olmadığından, dokunulmazdırlar.
Sieyes ; toplumun devleti oluşturmadaki amacı özgürlük ve mülkiyetin korunması olunca, hukukun da bu temel 2 amaca hizmetten başka gayesi olmamalıdır görüşünü savunmuş ve ;
Yasa dışında herşey serbesttir
diyerek, yasaların ancak özgürlük ve mülkiyet haklarına tecavüzü engelleyecek sınırlamaları düzenleyebileceğini belirtmiştir.
İyi Yasa, başkasına kötülük yapılmasına engel olabilen yasa olduğu takdirde, yasa koyucu meşruluğunu koruyacak, görevini yapmış olabilecektir.
Sieyes ve Ayrıcalıklar Üzerine
Sieyes’e göre ayrıcalıklar iki şekilde kendine vücut bulabilmekte. İlk olarak ; toplum üyelerinden bazı kesimleri, yasa ile zorunlu kılınmış ödevlerden muaf tutmak. Yani önceki konularda anlattığım ödevler olan , yol angaryası, asker barındırma zorunluluğu, vergi bağışıklıkları gibi ödevlerden muaf olma.
İkinci ayrıcalık ise, yasa ile herhangi bir sınırlandırma getirilmemiş birşey üzerinde ayrı bir hak bahşetmek. Gene önceki yazılarda anlattığım, kilise ve askeriyenin başına yalnıza soyluların yükselebilmesi gibi.
Sieyes’e göre bu ayrıcalıklar, doğal hak olan mülkiyet ve özgürlük haklarına tecavüzden başka birşey değildir.
Sieyes ve Ulus Kavramı
Sieyes’e göre Ulus ; ortak bir yasa altında yaşayan ve aynı temsilciler tarafından temsil olunan bir ortaklar topluluğudur. Bu tanımlamayla ayrıcalıklı hiçbir sınıfın ulus kavramına dahil olamayacağını vurgulamıştır.
Ulusu oluşturanların ortak özelliği yasalara uymaktır. Ancak Fransa’da ayrıcalıklı sınıflar ortak yasanın dışındadırlar.Bu durumsa ulus içerisinde ulus yaratmaktadır. Bu ayrıcalıklı kesimler, üçüncü sınıfa uygulanan yasaların dışında, kendilerine özgün yasalara ve temsilcilere sahiptirler. Yani her sınıf, ayrı bir ulus oluşturmakta.
Sieyes ayrıcalıklı sınıfın, tümüyle topluma bir yük olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Öncelikle üçüncü sınıfın toplumun varlığını devam ettirebilmesi için yapılması gereken tüm yaşamsal işleri yaptığını vurgulamıştır. Oysa sayıları yalnızca 300.000 kadar olan ayrıcalıklı sınıf, toplumda genel olarak külfetli olarak adlandırılan hiçbir işi yapmayıp, yalnızca şan-şöhret, para, mevki kazandırabilecek, az zahmetli işleri yürütmektedirler.
Özel sektör işlerinin tamamını üçüncü sınıf yapmakta, ayrıcalıklı sınıfın esamesi okunmamaktadır. Üçüncü sınıf ; eker-biçer, ticari hayatı düzenler, toplumun ihtiyacı olan araç-gereci yapar, serbest meslek işlerine bakar. Ayrıcalıklı sınıfsa hiçbir şey yapmayıp, üçüncü sınıfın özel sektördeki emeğinden vergi alır.
Sieyes, en kötü düzenin çalışmamanın şeref sayıldığı düzen olduğunu vurgulamış ve üretime hiçbir şekilde katkıda bulunmayanların, üretimden en fazla pay aldıkları çelişkisini ifade etmiştir.
Bana göre Sieyes’in ayrıcalıklı sınıflara ilişkin en güzel tespiti, kendisine sorduğu “ayrıcalıklı sınıflar olmasa ne olurdu” sorusuna verdiği “HERŞEY” yanıtıdır.
Özetle, tek amacı mülkiyet ve özgürlük haklarına yapılacak muhtemel tecavüzleri önleme olan siyasal iktidar, din adamlarına soylulara ayrıcalıklar vererek bu tecavüze iştirak etmektedir.Bu durum da siyasal iktidarı gayrimeşru hale getirmektedir.Öyleyse direnme hakkı meşrudur!
Sieyes’e göre devrim ; baskıya karşı direnme hakkının kullanılmasından başka bir anlam taşımaz.
Sieyes’in tüm fikriyatı üçüncü sınıfı yani gerçek ulusu, din adamlarının soyluların baskısından kurtarma üzerineydi. Sieyes adım adım fikriyatını,fiiliyata döktü.
Sieyes’i diğer düşünce adamlarından ayrı kılan en büyük özelliği, fikirlerinin henüz hayattayken fiilayata döküldüğünü görmesi ve hareketin içinde yer almasıdır. Tabi bu durumda, Sieyes’in doğru zamanda, doğru koşullarda, doğru yerde bulunduğu da gözden kaçırılmamalı.
Konu burada kalsın, sonraki yazıda Sieyes ve Üçüncü Sınıfın İstekleri konusunu aktarmaya çalışırım.
Etiketler: Emmanuel Joseph Sieyes, emmanuel-joseph sieyes kimdir, mülkiyet, sieyes, siyasal iktidar, üçüncü sınıf, ulus kavramı
Haz 19
Fransız Devrimi öncesine ilişkin yazı serismde şimdiye değin, 4 yazı yayınladım. Okumadıysan Tarih bölümünden bu yazılara bakabilirsin.
Bugün, Fransız Devrimini hazırlayan fikri gelişmeleri genel hatlarıyla anlatmaya çalışıcam. Sonraki yazılarda Sieyes‘in fikirlerine yoğunlaşmayı uygun gördüm.
Aydınlanma Felsefesi ve Düşünürleri
Evvelki yazılarımda devrim öncesi rejimdeki siyasal ve sosyal yapıyı aktarmaya çalıştım.Bu konuda, eski rejimin dayandığı siyasal, ideolojik temelleri yerinden sarsan fikri gelişmeleri anlatıcam.
Öncelikle şu soruların cevabı çok önemli. Fransız halkı, nasıl olmuştu da, TANRI olarak gördüğü kralına karşı ayaklanabilmişti? Bu inanç değişikliğinin sebebi neydi? Yıllar yılı, saygı duyduğu, boyun eğdiği ayrıcalıklı sınıflara karşı, halkı direnmeye iten sebepler neydi?
Yıllar boyu halkın bu ayrımcalıklara katlanmasında pek çok sebep mevcut.En yaygın sebepler, yoksulluğunun kaderi olduğuna inanmasında, yani içinde bulunduğu durumun ilahi olduğuna kanaat etmesinde ve manastırın ya da baronun-senyörün adamı olmakla şerefli bir iş yaptığına inandırılmasında.
Devrim öncesi Kral Tanrı’ydı, sonra bir zorba halini aldı, din adamları ve soylular toplumun asalakları olarak nitelendirildi.Fakirliğin bir kader olmadığı fikri yerleşti.Bu köklü inanç değişikliğinin kaynağı fikir alanındaki gelişmelerdi. Michelet bu gelişmeyi şöyle anlatmış ;
Kral,o tanrı, o mabut, bir nefret konusu oldu. Kralın tanrılaştırılması akidesi bir daha dirilmemek üzere öldü. Onun yerinde de , fikrin krallığı yükseldi.
Peşin yargılara dayanmayan, ilim, inanç, ahlak, siyasi ve sosyal her alanda, baskı ve gelenklerin yerine aklı koyan Aydınlanma Felsefesi ortaya çıkmaya başlamıştır artık.
Montesquieu, Voltaire, Rousseau ve Sieyes gibi Aydınlanma Felsefesinin kültürüyle yoğrulmuş düşünürler eserlerini yayınlamaya başlarlar bu dönemde.
Örneğin;
Montesquieu, devlet iktidarını meydana getiren yasama, yürütme, yargı kuvvetlerini birbirinden ayırarak ve bir kuvvetin diğerini durdurması gerektiğini savunarak devrim öncesi Fransa’nın mutlak monarşisini temelinden sarsar.
Rousseau, insanların devleti kendi aralarında yaptıkları sözleşmeyle ve kendi iradeleriyle kurduklarını ileri sürerek halk eğemenliğini savunur ve kralın tanrısal eğemenliğine darbe vurur. Egemenlik halkındır ve en kutsal değerler ancak eşitlik ve özgürlüktür.
Voltaire, özellikle feodal sisteme ve kilisenin tutuculuğuna karşı bir savaş verir. Küçük bir azınlığın, çoğunluğu kendi çıkarları doğrultusunda çalıştırdığı bir düzenin akla-mantığa aykırı olduğunu savunur. Feodal hukukun tabii olduğuna inanmaz ve feodal hukukun tabii bir sistem olduğuna ancak soyluların ayaklarında mahmuz, köylülerin ise sırtlarında semerle doğmaları halinde inanacağını söyler.
Giriş kısmını yaptıktan sonra, konu burada kalsın, bir sonraki yazıda Sieyes‘in düşüncelerini anlatıcam.
Etiketler: Aydınlanma Felsefesi, Montesquieu, sieyes, Voltaire
Haz 18
Yazı serimde dün Burjuva sınıfını anlatmıştım. Sıra, Fransa’nın en büyük nüfusunu oluşturan, burjuvaların da üçüncü sınıf içinde sayılmasına rağmen, ekonomik özgürlükleri olmadığından burjuvalardan da alt sınıfta olan, tabiri caizse gerçek üçüncü sınıfı 23 milyonluk nüfusuyla oluşturan köylü sınıfında.
Devrim öncesi zamanda,özellikle 18. yüzyılda köylüler birçok feodal yükümlülüklerin altında nefes almaya çalışmakta.Bu feodal külfetleri üçe ayırmak mümkün. ; Krala karşı yükümlülükler, din adamlarına karşı yükümlülükler ve soylulara karşı yükümlülükler. Kısacası mazlum halk olan köylüler, ayrıcalıklı olan her sınıfa karşı ezilmekte.
Köylüyü canından bezdirecek öyle vergiler var ki, deli dumrul hikayesinin bir benzeri. Misal ; köylü ürününü senyörün toprakları üzerindeki köprülerden geçirebilmek için, ürününü senyörün değirmeninde öğütebilmek için, ürününü senyörün fırınında pişirebilmek için vergi vermek zorundadır. Buraya kadar ne var bunda denilebilir, sonuçta senyörün imkanları kullanılıyor. Ama asıl haksızlık şu ki ; senyörün bir köprüsü, fırını, değirmeni olmasa da bu vergiler alınmakta. Bunların üzerine, köylü sahip olduğu ürünün (eğer kaldıysa) 1/10′unu kiliseye aşar vergisi olarak ödemek zorunda.
Buraya kadar ki aşar vergisi, geçiş vergisi bir şekilde duyulmuş olabilir. Ama bundan sonra bahsedeceğim yasaklar, akla-mantığa-vicdana sığmayacak, ancak traji-komik denilebilecek durumlar.
Köylünün avlanma hakkı yok. Avlanma hakkı olmadığı gibi, bahçesine girip ürününü yok eden hayvanı da avlaması yasak. Bu hakka sahip olan yalnızca soylular. Soylular, meşhur av partilerinde , özellikle ekinlerde gezinen av hayvanlarını, köylülerin ekinlerini ezme pahasına avlama hakkına sahip, ha bir de, ezdiği ekinlerden vergi alma hakkına.. Soyluların avlanma işinin engellenmemesi için 1787 Kral Fermanına değin, köylülerin topraklarını çitle çevirmesi yasaktı.
Bu yasaklamaların yanında, tüm köylüler, yol angaryasına tabi. 12-70 yaş arası erkekler ve 12-60 yaş arası kadınlar, bir yıl içinde toplam 30 gün evlerinden ayrılarak yol angaryasında çalışmak zorunda.
Bitmedi tabi ki, köylüler yerel yönetime “baş vergisi” vermek zorunda. Veremedikleri takdirde eşyaları, hayvanları, ekinleri haczedilmekte.
Tabi ki bitmedi ve en ilginç vergi türü olan “tuz vergisi”nde sıra. Tuzun alınıp-satılması devlet kontrolünde ve kaçak satımları önlemek için sürekli denetimler yapılmakta. Denetimlerde köylülerin kaçak tuz satın aldığını anlamanın yolu, köylünün tuzunda “kum bulunmaması”. Hayır yanlış okumadın, devlet köylüye sadece kumlu tuz sattığından, bir köylünün temiz tuza sahip olması kaçak tuz aldığının karinesi sayılıyor. Her yıl tuz kaçakçılığı sebebiyle, yani köylü temiz tuz yemek istediği için, 2-3 bin kişi tutuklanıp, hapishaneye gönderiliyor ya da kürek cezasına çarptırılıyor.
Köylünün durumu o kadar kötü ki, Chartes Piskoposu, krala şöyle haber veriyor ;
“Kralım, halkımız koyunlarla beraber otlamakta”
İşte köylünün bu sefaleti, devrimi getirecek, mutlak monarşinin kalesini yıkacaktır. Köylünün kaybedecek hiçbir şeyi yok, tek derdi bir lokma edinmek, burjuvazi gibi iktidarı ele geçirme niyetleri de yok. Sadece en temel içgüdülerine uyacaklar ; beslenmeye..
Köylü sınıfı yanında, daha yeni yeni oluşan işçi sınıfına değinmek istiyorum.İşçiler de köylüler gibi sefalet içerisinde yaşamakta, somut örnek vermek gerekirse, bir işçinin günlük yevmiyesi 2 Frank. Bu 2 frankla yalnıza 5 kilo ekmek alınabiliyordu. İşçilik kavramı yeni şekillendiğinden, işçilerin sosyal haklarından bahsetmek tabi ki abes kaçıyor. Bir işçi günlük 14-16 saat arası çalışmakta.
Buraya kadar özetlersem, devrim öncesi Fransa’da ne ayrıcalıklı olanlar, ne burjuvazi, ne köylü, ne işçi mevcut durumdan memnun değil ve bir arayış içindeler. Kral ve tüm sınıflar, bu sıkıntının Etats Generaux‘un toplanmasıyla giderileceğini düşünmekte ve bu düşünce devrimi tetikleyecektir.
Köylü ve işçilerle Devrim Öncesi Fransa’nın sosyal yapısını bitirmiş oldum. Bundan sonraki yazımda, yazı serimin esas oğlanı ; Sieyes‘i ve Devrimi hazırlayan fikirleri aktarmaya çalışacağım.
Etiketler: Emmanuel Joseph Sieyes, Etats Generaux, fransız devrimi, fransız ihtilali, sieyes
Haz 17
Devrim Öncesi Fransa yazı serimde, en son Fransa’nın Sosyal Yapısında soylular ve din adamlarını anlatmıştım.
Sıra, devrimin fiili aktörleri olan üçüncü sınıfta.
Devrim Öncesi Fransa’nın Sosyal Yapısı
Üçüncü Sınıf: Devrim öncesi Fransa’da ayrıcalıklı sınıflar olan soylular ve din adamları dışında kalan ve toplam Fransa nüfusunun %97′sini oluşturan (24 Milyon) bu sınıfa üçüncü sınıf denmektedir. (Tiers Etat)
Bu sınıfı oluşturanlar ; ülke ekonomisi elinde bulunduran burjuvalar, esnaflar, köylüler ve hiçbirşeyi olmayanlardır. Genel olarak üçüncü sınıfı anlatırken ki yapılan ayrım ; burjuvalar ve halktır.
Burjuvazi: Burjuva sınıfının tarih sahnesine nasıl çıktığını anlatmayacağım, ufak bir araştırmayla gerekli bilgileri bulabilirsin netten.
Burjuvazinin Fransa siyasal yaşamında etkinliği ilk kez 1302 yılında, Papa 8. Boniface ile anlaşmazlığa düşen Philippe Le Bel‘in din adamları, soylular ve burjuvaları toplayarak, onlardan yardım istemesi sonucu kendisi gösterir. Aynı süreç içerisinde, hükümete katılma hakkı da elde ederek, 14. yüzyıldan başlayarak giderek etkinliğini arttıran bir sınıf olacaktır.
15. ve 16. yüzyıllarda burjuvazinin önündeki en büyük engel olan feodal yönetimlerin kaldırılması için, burjuvalar istekte bulunacaktır.Çünkü burjuva sınıfının ticaretini genişletebilmesi için, feodal rejimlere değil, mutlak monarşinin hakim olduğu, yani istikrarın hakim olduğu topraklar gerekliydi.
18. yüzyıla gelindiğinde Burjuva daha da güçlenmişti. Artık sanayi sektörüne de hakimdi. Sahip olduğu topraklara, zor durumda olan soyluların (bir önceki yazımdaki taşra soylularını hatırla) topraklarını da katarak yeni metodlarla işlediler ve kazançlarını arttırdılar. Burjuva sınıfı artık ülkenin ekonomik gücünü tek başına elinde tutuyordu. Bu tezat durumu Soboul şöyle anlatmış;
Burjuvazi 18. yüzyılın sonunda, üretimin başına geçmiş bulunuyordu. Toplumun kanuni ve nizami yapısı, sosyal ve iktisadi gerçeklerle bağdaşmaz olmuştu.
Soboul’un yukarıdaki tespiti, devrimi doğuran nedendi. Hukuki olarak, ekonomik-siyasal-sosyal alanda ayrıcalıklı olmayan sınıf burjuva olduğu halde, bu durum gerçekle örtüşmüyordu.
İktisadi güç burjuvadaydı ama siyasi hakları yoktu. Burjuva bu durumu değiştirmeye göz koymuştu. Barnave, burjuvanın bu isteğini şöyle açıklamış ;
Sanayi ve ticaret halkın arasında yayılmaya başlayıp, çalışan insanlar yeni bir zenginlik kaynağı sağladığı zaman, siyasi alanda da devrim hazırlanıyor demektir. Yeni bir servet dağılımı, iktidarın da el değiştirmesini gerektirir. Toprak sahipliği aristokrasiyi yükseltmiştir, sanayi mülkiyeti de halkın gücünü arttıracaktır.
Barnave‘nin tespitinin ne kadar yerinde bir tespit olduğu açık. Günümüze uyarlanabilir. Ekonomik güç kimdeyse, iktidarda elbet sesi duyuluyor, düş geçirebiliyor.
Peki burjuvazinin tam olarak amacı neydi? Kendisinin sahip olamadığı ayrıcalıkları tamamen kaldırmak, ayrıcalıksız bir toplum yaratarak, halkın bütünü ve kendi adına siyasi iktidarı ele geçirmek.
Ama burjuva da belirli bir nüfusa sahip olduğundan bu devrimi kendi başına yapamazdı, bu yüzden, ayrımlara maruz tüm Fransa halkını, üçüncü sınıfı arkasına almalıydı. Ve burjuva bunu başaracaktı.
Yazı burada kalsın, yarın Fransa’nın tabiri caizse, gerçek mazlum sınıfı olan, burjuvalar gibi ekonomik sahada haraket kabiliyeti de olmayan köylüleri anlatıcam.
Etiketler: barnave, burjuva, burjuvazi, ev arkadaşı, fransız devrimi, soboul, üçüncü sınıf
|
|
Son Yorumlar